İŞTE GENÇ: La Fontaine maskesini çıkardı La Fontaine maskesini çıkardı ================================================================================ editorb on 16 November, 2009 05:30:00 işte genç – 16.11.09 Yasemin SALİH yasemin.salih@sabah.com.tr Bugünlerde radyonuzun hangi frekansına girerseniz girin aynı şarkıyı duyuyorsunuz: La Fontaine’den… Müzik piyasasında henüz beşinci yılını yaşayan Murat Dalkılıç bu şarkıyla günün her saati karşımıza çıkıyor. Ege’nin şirin kasabası Kuşadası’nda yeşerip İstanbul müzik piyasasında kök salmaya çalışan genç bir sanatçı Dalkılıç. Yıldızı pek hızlı parlayınca dikkatimizi çekti “bakalım onun kariyer masalı nasılmış” diyerek bir akşam saatinde kapısını çaldık. Bir yandan kariyerinin dönüm noktasını oluşturan ikinci albümün hazırlıkları, öte yandan bir ayağı hala İzmir’de sürdürdüğü sahne performansıyla oldukça yoğun temposunun içinde anlattı hikayesini. Meraklısına bizden söylemesi; bu şaşalı hayatın taşlı yolları da varmış… Bugünkü konumun, küçükken kurduğun hayallerle ne kadar örtüşüyor? Büyük oranda örtüşüyor. Küçükken elime geçirdiğim her şeyi mikrofon olarak kullanırdım. İlkokuldan önceki dönemde bile bu böyleydi. Ailemde dünya çapında operacı bir kuzen var, müziğe uzak büyümedim yani. İlkokulda konservatuara girmek için piyano eğitimleri aldım. Ama sonra ailevi durumdan dolayı başka bir şehre taşınmak zorunda kaldım ve konservatuara gidemedim. Ama bu içimde bir ukde olarak kaldı. Ben de basketbola yöneldim. Profesyonel olarak devam ettim üstelik. O dönemlerde Kuşadasıspor birinci ligde olan ciddi maddi imkanlara sahip bir takımdı. Biz de sabah akşam antreman yapan, aktif sporculardık. Bir süre müzik bir yana bırakıldı. Ama sürekli aklımdaydı. Ve 15 yaşında bir müzik grubu kurdum ortaokulda. Rock gruplarına bayılıyordum. Nirvana ve Metallica gruplarının hayranıydım. Bir rock grubu kurdum ben de. Gitar çalmayı öğrendim o hayranlık sonucu. Akşama kadar kendi aramızda çalışıyorduk. Okullararası müzik yarışmalarına katılırdık. Sonra basketbolu bırakmak zorunda kaldım. Ailenin seninle ilgili planları var mıydı? Ailem turizmciydi ve ne müzik ne de basketbolla ilgilenmeme karışıyordu. Ama “oğlum bunlar senin hobin olsun” diyorlardı. Bana “bir turizm rehberlik sertifikası al, dil öğren” diyorlardı. Ben bir yandan onların isteklerini de yaptım ama bir yandan da kendi isteklerimi ertelemedim. Ailenin işini sürdürmemi istiyorlardı. Ama o yaşımda eğer onların isteklerini yaparsam mutlu olamayacağımı biliyordum. Peki keşfedilmen nasıl oldu? Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarımla eğlenmek için bir kafeyi kapattık. Ve dedik ki “ Kendi kendimize eğlenebiliriz, kimseye ihtiyacımız yok. Ben gitar çalayım, şarkı söyleyeyim, bir şekilde eğleniriz.” Ben o gece sahneye çıktım, arkadaşlarımın arasında olduğumdan inanılmaz rahattım. O gece kafenin sahibi bana iş teklif etti. Ve o günden itibaren para kazanmaya başladım. Kuşadası’nda yaklaşık 50 kişilik bir mekandı bu. Sonra başka bir yere transfer oldum. Çok kalabalık kitleler toplayabiliyordum bu mekanlarda. Kısa süre sonra yerel radyo ve televizyonlardan VC’lik teklifleri gelmeye başladı. Bu sayede sanatçılarla tanıştım. Onlardan biri bana “benimle sahnelerde gitar çalar mısın?” dedi. Bana sahnesinde iki şarkılık yer veriyordu, bunun dışında gitar çalıyordum sadece. Sonra solist oldum. İzmir’in en önemli kulüplerinde şarkı söylemeye başladığımda 19 yaşındaydım. İnanılmaz bir kitle oluşturdum. Rakip mekanlar karşıma Serdar Ortaç, Hande Yener gibi tanınmış isimleri çıkarıyordu. Bunu uzun süre sürdürdüm. Ankara, Eskişehir, Bursa gibi şehirlerde şarkı söyledim. Gece hayatını seven barlara gitmekten zevk alan herkes benim ismimi bir şekilde duymuştu. O sıralarda albüm yapmak istemiyordum. İyi kazanıyordum çünkü. Bu nedenle İstanbul’a gelmek gibi bir niyetim yoktu. Sanki her şey çok kolay görünüyor bu haliyle. Bu piyasanın da kendi içinde zorlukları yok muydu? Bunların üstesinden nasıl geldin? Olmaz mı? Bu işin hem bedensel hem de zihinsel yorgunluğu var. Bu işte çalışmak için geniş düşünmek, entelektüel olmak lazım. Anadolu tipi düşünce yapısından çıkmak lazım. Karşınıza çok fazla garipseyeceğiniz şeyler çıkabiliyor ve sizin bunlarla aranıza bir set çekmeniz gerekiyor. Bana bir ağabeyin nasihati olmuştu: “Bara girmeden önce kapıya bir maske asmalısın. Onu içeri girerken takmalı, işin bitince tekrar çıkarmalısın.” Ben de öyle yaptım çünkü içeri girerken başka biri olman lazım. Neden kendin olamıyorsun o mekanda? Çünkü kendiniz olduğunuz zaman, oranın dinamikleriyle başa çıkamayabilirsiniz. İşin içinde alkol var. İnsanlardan gelen elektriği kaldırmak zorundasınız. Eğer buna alet olursanız iş çığırından çıkar. Bunun dengesini çok iyi ayarlayabilen bir yapınız olması lazım. Patron da normal bir insan olmayabilir ayrıca. Bu işin stresi çok yüksek. Kendime çok iyi bakmak zorunda kalıyordum. Dışarıya çıkmıyordum, sosyal hayatım sıfırdı. Uyuyor, yemek yiyor ve provaya gidiyordum. Şimdi durum farklı mı? İnsanlar şimdi daha saygılı gibi geliyor bana. Eskiden içip size bir laf söylüyorlardı, siz onu yutmak durumunda kalıyordunuz. Şimdi daha bilinçli bir dinleyici kitlesi var. Eskiden müşteri o masayı satın aldığında seni de satın aldığını sanıyordu. O nedenle kendi karakterinizi değil de yarattığınız ikinci bir karakteri takınmak zorundaydınız. Tıpkı oyuncular gibi, kameralar karşısında nasıl rol yapıyorlarsa biz de sahnede başka bir karaktere bürünmek zorunda kalıyorduk. Ama şimdi öyle değil, şimdi maske takmıyorum. Gerektiği zaman, çok nadiren oluyor. İstanbul’a gelmek ve albüm kararı nasıl gelişti? Aslında kitlenin bana baskısı sonucuydu. “Albüm yapmalısın, insanlar seni seviyor” dediler. Bestelerim vardı ama kendi çapımda. Sonra İstanbul’a taşındım 2005’te. Öncesinde bir hazırlık yapmadım. Sadece menajerlik yapan bir iki arkadaşım vardı. Birkaç kişiyle tanıştım sonra. Şimdiki menajerim Mert’le neler yapabiliriz diye araştırdık. Şarkıları seçtik ve albüm hazırladık. Bu iş için büyük bir yatırım gerekiyor mu? Artık gerekiyor. Birikiminin olması şart. Çünkü artık albüm satılmıyor. İnternet’in devreye girmesiyle yapımcılar sana bir yatırım yapıyorlarsa bunun karşılığını alıyorlar. Buradan size bir şey kalmıyor. Kazanmanız için bu yatırımı kendiniz yapmanız gerekiyor. Bunun için de sermaye gerekiyor. En az 100 bin TL’yi cebe koymak lazım. Siz bunun için aileden mi destek aldınız? Hayır, ben yıllardır çalışıyorum. Birikimlerim vardı. Desteğe ihtiyacım olmadı. Ama elbette 100 bin TL en alt limit. Üst limit ise yok. Ucu açık bir yatırım bu. Önce şarkıyı satın alıyorsunuz, sonra aranje yaptırıyorsunuz, albüm basılıyor, kartelası var, klip çekimi var, dağıtımı var… Mutfakta çok iş var. Beste yapabilmek çok ciddi bir öz sermaye anlamına geliyor. Şarkı başına en az 15 bin TL’den yırtıyorsunuz. Ben ilk albümde şarkıların tamamını dışarıdan aldım. İlk albüm seni tatmin etti mi? Beklediğimizin üstünde bir geri dönüş aldık. 10 bin bastık ve bunu sattık. Sonra bir 5 bin daha bastık ve sattık ama sonrasında şirketimizi değiştirdik. Onlar sonrasında ne kadar basıp sattı bilemiyoruz. Şimdi Sony Müzik’teyiz. İki singıl çıkardım. Pardon ve La Fontaine adında. Peki ikinci albüm ne zaman? 15 Aralık’ta çıkacak ikinci albüm. Adına daha karar vermedik ama yine bu iki singılın adından biri olur. Bu albümde neler farklı olacak? Bu albüm daha “ben”i yansıtacak. Çünkü benim şarkılarım ağırlıkta olacak. Bir de insanlar beni genellikle hareketli parçalarla tanıdı, bu albümde orta tempoda şarkılar da yer alacak. “Murat Dalkılıç kimdir, nedir?”i görmüş olacaklar. Yani neyi görmüş olacaklar böylece? Ben çok karışık işler yapmayı seviyorum. Bu albüme müzik adına ne iyiyse onu koydum. Arabesk de var, pop da var, rock, romantik şarkılar da var. Ortaya karışık bir albüm oldu bu. Beklentileriniz nedir albümle ilgili? Bu albüm benim müziğe başladığımdan beri biriktirdiğim şarkıları içeriyor. Beğendiğim şarkıları yıllarca satın aldım. Sekiz yıldan beri biriktirdiğim bir repertuar var. Eledim beş tanesini bu albüme koydum. Beş tane de kendi şarkılarımdan eledim. İnce eleyip sık dokunulmuş ve en güzel şarkıların seçildiği bir albüm. Bu yüzden büyük beklentilerim var. Kariyerimin dönüm noktası olacak bu albüm. Bu sektörde süreklilik sağlamak adına neler yapmak gerekiyor? Süreklilik ancak çok çalışmakla olabilir. Bir başarının üstüne yan gelip yatarak konarsak hiçbir şey olmaz. Üstüne yeni çalışmalar koymak lazım. Dünya müziğini takip etmek, ekibinle sürekli tartışarak, iyiyi arayarak olabilir süreklilik. Yurtdışına yönelik bir hedef var mı? Tabii ki var. Türkiye’de bazı şeylerin kısır olduğunu, öte yandan kısırlığı yırtabilen bir yapıya sahip olduğumu düşünüyorum. Kesinlikle iki-üç yıl sonra yurtdışına açılmayı düşünüyorum. Ama bunu gelişigüzel yapmamak lazım. Oturup araştırmak lazım. Biraz da maddi durumla alakalı bir şey bu. En iyi müzisyenlerle çalışmak maddi imkanlarla paralel gidiyor. Önce maddi durumu ayarlamak gerekiyor. Müzik piyasasını bir holdinge benzetirsek, içerde ciddi bir rekabet var. Bu rekabetin içinde nasıl başarılı olunabilir? İlişkileri nasıl ayarlamak gerekiyor? Ayak oyunlarıyla hiçbir holding ayakta tutulmaz. Bir holdingi ayakta tutmak için birlik olmak, ortak ve geniş düşünmek lazım. Ama bugüne kadar böyle olmamış. Sanatçılar birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışmış. Bu nedenle de Türkiye’de müzik piyasasını bitirmişler. Ama bundan sonra değişecek. Yani yeni jenerasyon farklı mı davranacak bu konuda? Kesinlikle öyle düşünüyorum. Artık insanların aklı başına geldi. Düşünsenize bugüne kadar Tarkan, Mustafa Sandal, Serdar Ortaç ve Kenan Doğulu hiçbir zaman aynı sahneye çıkmamış. Oysa çıksaydı hem görsel hem de müzikal anlamda bir şölen olurdu. Ama bir önce ki jenerasyon Sezen Aksu, Nilüfer gibi sanatçılar bunu başarmışlar. 90’larda piyasaya çıkan müzisyenler hep rekabet halinde olmuş ve bahsettiğiniz holdingi batırmış. Şu anda müzik piyasasından para kazanılmıyor. Yurtdışında müzisyen bir şarkı çıkarıyor, bütün hayatı garantiye alınmış oluyor. Ama Türkiye’de sanatçıların içler acısı hali var. Bir müzisyen asgari ücretten biraz fazla kazanıyor. Ama oturup diğer şarkıcılarla birlikte projeler geliştirseler, güçlü dursalar durum farklı olur. Lafontene’in sevdikleri… En çok etkilendiği şehirler: Eskişehir, İzmir. Tatil tercihleri: Hiç görmediğim bir yerde tatil yapmaktan hoşlanıyorum. Zaten tatilimi dinlenerek geçirmeyi seviyorum. İlle de bir yere gitmem gerekmez, evimde dinlendiğimde de tatil yapmış olurum. Yemek tercihleri: Japon mutfağını seviyorum. Sebzeleri cılkını çıkarmadan pişirmelerinden en çok hoşlanıyorum. Kitapları: Yakın tarihi anlatan kitapları tercih ediyorum. Son zamanlarda Atatürk’ün içinde bulunduğu kitaplara merak sardım. Latife Hanım, Fikriye Hanım, Atatürk’ün anıları… Bütün bunları anlatan kitapları okudum bütün yaz. Nasıl giyinir? Sahnede rahat olmayı seviyorum. Yapmacık olmamak adına, nasıl rahat ediyorsam onları giyerim. Hareket etmeme engel olacak şeyler giymem. Çok özel bir durum varsa da takım elbise tercih ederim. Çok alışveriş yaparım ama genelde tek tip kıyafetler alırım. En çılgın hayalin nedir? Bütün imkanlarım var ve bir kere kullanma hakkım var diyelim. Bir stadyumu kapatırdım, içine de tıklım tıklım insanları sokardım. Kendim, zorla… Sonra da You too’nun verdiği gibi konser verirdim. Ama bunu ilerde yapacağım. En az beş senesi var.