İŞTE GENÇ: Lafla karın doyar Lafla karın doyar ================================================================================ editorb on 24 May, 2010 05:30:00 işte genç – 24.05.10 Yasemin Salih yasemin.salih@sabah.com.tr Öğrencilik yıllarında iki kez sınıfta kaldığını, o yıllarda ÖSYM diye anılan üniversitenin ikinci basamak sınavını kazanamadığı için Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi Seramik Tasarım Bölümü’ne ilk sınav puanıyla girdiğini artık herkes biliyor. Hatta arkadaşlarıyla özel radyoların yeni çıktığı dönemde program projeleri hazırladıklarını, sekiş kişi içinde tek kabul edilmeyen programın -r harfini söyleyemediği için- onunki olduğunu, hırslanıp kapağı bir radyoya attığını ve kısa zamanda hit olduğunu, İstanbul’dan teklif geldiğinde herkesin “yapma abi” ikazlarına rağmen yola çıktığını, radyodan televizyona geçişte aynı “yapma”larla karşılaştığını ve bunlara rağmen pes etmeyip bugün karşımıza Beyaz Şov’un kahramanı olarak çıktığını da bilmeyen kalmadı. Halka yakın, efendi, ceketinin düğmelerini iliklemeden ekrana bakmayan, annesine bağlı temiz aile şovmeni Beyazıt Öztürk’ten bahsediyoruz elbette. Beyaz’la Denizbank Paso Deniz işbirliğinde yürütülen Üniversite Sohbetleri’nin Uludağ Üniversitesi ayağında bir araya geldik. Bursaspor’un şampiyonluğu kutladığı gecenin ertesinde, Beyaz’ı dinlemeye gelmiş öğrenciler bin kişilik salonu tıklım tıklım doldurmuşlardı. Kulisteki kalabalık da kendi çapında salonu aratmıyordu... Radyoculuktan bugünlere geldiğinizi biliyoruz. Bugün sektörde böyle bir kariyer mümkün mü? Bugün böyle bir kariyer yapmak daha zor. Bu bizim şansımızdı. Şafak, Okan, Kadir, Ben hepimizin çıktığı dönemler 1995 yıllarıydı. Çünkü özel televizyonlar yeni açılmıştı ve adam ihtiyacı vardı. Konservatuar öğrencilerine de televizyon izni verilmiyordu. Gözler radyolara çevrildi, eski şovmenler, mizah dergilerinde çalışanlar şanslıydı. O beş yıllık periyoda 20’li yaşlarımda denk gelmiş olmam benim de en büyük şanslarımdan biridir. Bu yüzden hepimiz bir köşe başını kapattık. Zaman zaman bizi kıyaslarlar ama genelde aynı kefeye koymaya gayret ederler. Size göre sizin köşenin farkı nedir? Yani ben böyle bir şey yapayım diye yola çıkmadım. Kendim oldum ve ortaya bu çıktı. İnsanlar da bunu isimlendirdiler değişik biçimlerde: Bizim evin çocuğu, ailemizin çocuğu, annesini seven çocuk, türkü seven çocuk dediler. Evde nasıl sohbet ediyorsam, misafirimi kırmadan gönderiyorsam programda da böyle davrandım. Yapılacak bir sohbetim varmış demek ki nihayetinde buraya kadar geldim. Bu işi çok seviyorum, 15 yıldır hala Beyaz Şov’a çıkmadan önce elim ayağım buz olur, heyecanlanırım, ürkerim, korkarım. Mutlaka işlerin ters gittiği, zorlandığı, içinden çıkılmaz hal aldığı zamanlar oluyordur. Sizin kriz yönetimi tarzınız nedir? Bir ekip çalıştırıyorum. 45-50 kişilik bir ekip bu. Ve elbette benim de bir B planım vardır. Ben genelde tedbirli gitmek istiyorum. Garantici bir adamım, riske girmeyi sevmem. Bundan beş-on hafta sonra ne tarz programlar yaparım, nasıl alçaltırım, nasıl yükseltirim hesaplarım, ona göre giderim. Dokuz ay program yapıyorum, 45 programdır bu, hepsinin planını kafamda kurarım. Her beş-altı programda bir bambaşka, pik yaptıracak bir konuk ayarlarım. Programı yukarı çakarım, ekibi de kendimi de zorlarım. Sonra yavaşça aşağı salacak, nefes alacak zaman bırakırım. Sonra çok fazla inmeden yeniden zorlanırım. Pik yapacak işlerin kokusunu nasıl alıyorsunuz? Orhan Gencebay, Sezen Aksu, Emel Sayın gibi konuklar vardır. Bunun dışında yurtdışından gelen iyi konuklar vardır. Onlar geleceği zaman programın içine hiç yapmadığımız kadar uğraşıp dopdolu VTR’ler çekiyoruz. Mesela bu son Uğur Dündar’lı program böyle çalıştığımız ve pik yaptığımız bir program oldu. Benim kriz yönetimim kriz anında bir yönetim biçimi değil, öncesinden önlem alınan bir yönetim biçimi. Türkiye’de 21 binden fazla üniversite mezunu işsiz var. Siz işsiz dönemlerinizi nasıl geçirdiniz, kendinizi nasıl motive ettiniz? Babam polis emeklisiydi. Ama biz bir eve taşınırken oturma grubundan önce kütüphaneyi nereye koyacağımıza bakardık. Babamın okumadığı kitap kalmamıştır. Ağabeyim keza tasavvuf da bilir, hukuk da, inşaat mühendisidir, yıllarca genel müdürlük yapmıştır. Entelektüel bir adamdır, beni çok doyurdu yıllarca. Çok gezdim ayrıca. Bu da bana bir derinlik kazandırdı. Ankara’da büyümemin, 80 döneminde büyümemin avantajlarını cebime koydum. Daha sonra Eskişehir’de okumamın avantajlarını ve ağzımın iyi laf yapmasını da cebime koydum. Bütün bunlarla ortaya benimle ilgili şöyle bir durum çıktı: En işsiz dönemimde, en sıkıntılı dönemimde giderim bir adamın şoförü olurum. Ama öyle sanıyorum Türkiye’nin en iyi şoförü olurum. Beni sıfır durumundayken dünyanın neresine gönderirseniz gönderin yine de orada kendime bir düzen kurarım. Böyle inanıyorum. İşsizlik dönemim bu inançtan dolayı daha kısa sürdü. Anketörlük yaptım örneğin. Bana diyorlar ki bu camiada nasıl böyle kalabildin? Diyorum ki camiaya bakarak, ama tersten bakarak. Diğerlerinin nasıl yaptıklarına değil, nasıl yapamadıklarına bakın. Bu kadar kampusları dolaşıyorsunuz. Nasıl bir gençlik görüyorsunuz? 80’lerdeki kadar müthiş bir entelektüel öğrenci topluluğu ne yazık ki göremiyorum. Bu da çok normal, Internet ve bilginin bu kadar hızlı akıyor oluşundan kaynaklanıyor durum. Şimdi sıkıştırılmış bir hayat var, çok hızlı hareket ediyor her şey. Zaman yok. Anadolu Üniversitesi’nde bir program başlatmışlar. Bir kart veriyorlar. Öğrenciler gezdikleri bütün sinema ve tiyatrolarda bu kartı işletiyorlar. Ne kadar çok gezdilerse notlarına puan ekleniyor. Bu müthiş bir sistem. Ama kınamıyorum, belki ben de kendi dönemime göre boş bir adamım. Özgüvenlerini nasıl buluyorsunuz? Özgüven dediğiniz şey içimizde olabilir ama dışarıya nasıl yansıttığımız önemlidir. Herkesin içinde bir özgüven vardır ama bana yanlış hissettiriyor olabilir, onun adına özgüven demem, bilmişlik, ukalalık koyarım. Ben öğrencilerle bir araya geliyorum ama içerdekiler bana gülmeye gelmediler, beni görmeye geldiler. Bu yüzden beni alttan kanırttırmaya çalışan kişi çok az. Belki başkasına daha farklı davranıyorlardır. Yerinize birini yetiştiriyor olsanız, onu nasıl yönlendirirsiniz? Bunları maddeler halinde sıralamak imkansız. Ben bile yaptığımın adını koyamıyorum. Bu işe ilk başladığımda Cem Karaca programıma gelmişti. Ben de seyirciyle birlikte ilk kez görüyordum onu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Elim ayağım karışmıştı. Yerinize yetiştireceğiniz bir adama Gülben Ergen geldiğinde heyecanlanma diyemezsiniz. Kendi hayatım için şunu oturtmak isterim ve herkese de bunu söylerim: Eğer vicdanınız saat gibi tıkır tıkır çalışıyorsa, eğer gerçekten program sırasında birine soru sorduğunuzda pişmanlık duyuyorsanız, bunu çaktırmadan düzeltmenin yollarını arıyorsanız o program iyi gidiyordur. Vicdan çok önemli. Kariyerinizde tutkuyla önünüze koyduğunuz hedefler var mı? Yaş da bir yere gidiyor, benim içim de artık kuruyor ama eğlenmeyi seviyorum. Program sırasında eğlenmeyi çok seviyorum. Örneğin son programda Göksel’le dans ettim. Ben normalde dışarıda Göksel’le dans edemem. Bir sürü yazı yazılır hakkımızda. Benim en rahat olmam gereken yer dışarısı en kontrollü olmam gereken yer şov programıyken bunun tam tersini yaşıyorum. İçerde rahatım, kendim gibiyim, çünkü herkesin gözü önündeyim. Dışarıda sıkıntılıyım, programda özgürüm. Bu da bana eğlence getiriyor, bu eğlence beni delirtiyor. Bu hep böyle gider mi bilmiyorum. İlerde ince ince demlenir. Daha masa başı, daha iki kişi karşılıklı sohbeti olan, ama daha hatırı sayılan, 20 yılı geride bırakmış, daha Lary King tarzı, Uğur Dündar’la benim aramda bir şov adamı kıvamı var kafamda. Biraz da mizahı olan içinde, daha oturaklı, insanların bana birçok şey anlattığı ve sonra pişman olmadıkları bir program var kafamda. Yatırımları nasıl değerlendiriyorsunuz? İlgilendiğim ve sevmediğim bir konudur. Hiç anlamam. Ağabeyim yönetiyor ve bana aylık bir harçlık veriyor. Genel giderlerimde sapma olduğu zaman hemen beni arar, ne oluyor diye sorar. Bu benim için iyi bir şeydir. Ağabeyim de genelde gayrimenkul olarak değerlendiriyor.