Yasemin Salih: Bildiğini kim biliyor?
İlkokul ya da lise yıllarında nasıl bir öğrenciydin? Öğretmenin her sorusuna düşünmeden parmak kaldıran ve bir şekilde durumu idare edebilenlerden mi yoksa doğru cevabı bilsen bile öğretmen özellikle seni parmakla göstermediği sürece yerinden kıpırdamayanlardan mı? Ben genellikle birinci grupta olurdum. Üzerinize “çalışkan” etiketi yapıştırıldı mı zaten herhangi bir sorunun yanıtını bilememe ihtimali sizin için geçerli olmuyor. Her şekilde konuyu anlatan, doğru yanıtı vermesi gereken öğrencilerden biri haline geliyorsun… Neyse konumuz çalışkan öğrenci meselesi değil. Daha çok bildiklerini sunma, ticari deyimiyle satma eğiliminden bahsetmek istiyorum.
Karşısındaki kişinin neyi ne kadar bildiği konusunda ne yazık ki hayatın her alanında ilkokul öğretmenlerimiz kadar yetenekli kişiler çıkmıyor karşımıza. Çocukken öğretmenimin nasıl olup ta hepimizin aklından geçenleri böyle iyi okuyabildiğini, her birimizin neyi ne kadar başarabileceği hakkında bu kadar kesin kanıya sahip olduğunu hayretle izliyordum. Bana göre bir tür sihirbazdı öğretmenimiz.
Şimdi çocuklarımı gözlemlediğimde ise ilkokullarda –tüm o velilere verilen projelere rağmen- öğrencilerin kendilerini, akıllarından geçenleri anlatmalarıyla ilgili ciddi bir sıkıntı olduğunu görüyorum. Bunun suçunu öğretmenlere atmak çok da doğru değil. Şimdiki çocukların ilgi alanları, teknolojiyle gereğinden fazla haşır neşir olmaları, durumu karmaşıklaştırıyor. Bildiğini özellikle yazılı olarak anlatamayan çocuklarım var benim. Bütün arkadaşları da onlar gibi. Karmaşık bir denklem bu, çözmek gerçekten zor. Kalem, kağıttan nefret ediyorlar. Yazmaktan nefret ediyorlar. Okulda geçen basit bir olayı bile detaylarıyla anlatmaktan nefret ediyorlar. Türkçe dersinden sürekli 100 alan küçük oğlumun en nefret ettiği şey kompozisyon yazmak. Geçenlerde anlattığı bir olay beni iyice şaşırttı.
Doğduğundan beri teknoloji ürünleriyle arası iyi olan bir nesil bu. Oğlumun neyi ne zaman öğrendiğinin ucunu kaçırdım artık. Bilgisayar, Playstation 3, PSP gibi birçok ürünle çevrelenmiş durumda. Ve bunların kullanım kılavuzlarının kapağı hiç açılmadı bile. Baba ve ben nasıl hızla uyum sağladıklarını hayretle izledik hep. Ve geçtiğimiz hafta okulda bilgisayar dersinden sınav oldu. 13 kişilik sınıfta en yüksek not 70. “1” alanlar çoğunlukta… Bu nasıl mümkün olabiliyor. Neler sordu diye merak ettim. Pencere nasıl açılır, dosya nasıl kopyalanır, nasıl kaydedilir gibi ilkokul dördüncü sınıftaki çocuğa sorulacak türden konular…
Peki nasıl oldu? Bu arada sınıfın not ortalamasının 90’larda olduğunu söylemeliyim. Oldukça parlak çocuklar bunlar. Ama sürekli içinde oldukları, ekmeğin buğdaydan yapıldığından bile önce öğrendikleri bir konuyu nasıl olur da anlatamazlar… Hayatlarının öylesine rutini haline gelmiş ki bu konu, şimdiye kadar nasıl yaptıklarını yazmak zorunda kalmadılar, hiç anlatmadılar da… Bu olaya hiç bilgi gözüyle bakmadılar.
Ve dediğim gibi birçok konuda böyleler. Testlerden ibaret olan hayatlarında tek hamleyle sonuca ulaşıyorlar.
Hayat öyle değil ki… Hele iş hayatı asla tek hamlede sonuca ulaşmıyor. Eylemlerini farklı kılacak, yeteneklerini gösterecek yeni şeyler bulman, kendini anlatman gerekiyor. Bunun için yazman, konuşman, çevrenle iletişim ve etkileşim halinde olman şart. Kulaklıklarını çıkar, çevrendeki sesleri algıla. Otobüsteki sohbetlere kulak misafiri ol. Omuz atarak içinde ilerlemeye çalıştığın kalabalık ne düşünüyor, nasıl konuşuyor, kaç türlü şivesi var, sinirlenince nasıl tepki veriyor, gözlemle. Paylaş, gül, eleştir. Farkında ol, kendini de fark ettir.
Keşke her zaman ilkokul öğretmenimiz kadar bizi iyi gözlemleyebilen, tanıyan birilerini yanımızda bulabilsek. Ama büyüdükçe artık çocuk olmaktan çıkıp kendimizi saklamayı öğreniyoruz. Karşımızdakiler de bir ilkokul öğretmeninin şefkatinden, ilgisinden yoksunlaşıyorlar elbette… Neticede ne kadar bildiğini göstermek için sınıfın bir köşesine çekilmek, sıranın sana gelmesini beklemek artık yetmiyor.
(Yasemin Salih – 26.04.10)



del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yahoo
Yorumunuzu Ekleyin