Yasemin Salih: Sanayileşmeden teknoloji çağına İK
Yıllar önce ATV ekranlarında yayınlanan “Çocuklar Duymasın” adlı diziyi hatırlamayanınız yoktur sanırım. Dizideki modern-çalışan anne “Meltem”, bir şirketin insan kaynakları müdürü olarak ne kadar işini önemserse önemsesin eşi rolündeki Haluk, modern dünyanın bütün değişimlerine olduğu gibi karısının titrine de karşı duruyordu. Bunu her kavgada iğneleyici biçimde sarf ettiği “personel müdürüüüü” sıfatından anlamak çok da zor değildi.
Algıda seçicilik olsa gerek meslek hayatımda insan kaynaklarıyla ilgili haberler her zaman ilgi alanıma girdiğinden bu iğneleme bana daha çok, İK bölümünün şirketlerde geldiği noktayı düşündürüyordu. Dizi yayından kalkalı yaklaşık altı yıl oluyor. Aradan geçen altı yıl insan kaynakları biriminin nasıl ardına bakmadan farklılaştığını gösteriyor. Gerçekten tuhaf bir evrim var bu meslek dalında. Nasıl mı, anlatayım…
Sanayileşme döneminin ekonomik ve sosyal hayatı nasıl değiştirdiğini, savaşları nasıl tetiklediğini ve o günden bu yana neler yaşandığını kitaplardan biliyoruz. Kademeli olarak binlerce çalışanın yerini nasıl makinelerin aldığını, şirketlerin bu dönemi nasıl kötü yönettiğini, sendikal hareketlere neden olup, kitlesel öfke yarattığını vs… Arkasından şirketlerin kabına sığmadığı, uluslararası ticaretin rekabet şartlarını zorladığı yıllar geldi, şirketler birer birer çalışanlarının uymaları gereken standartları duvarlarına astılar, sertifika sistemleri İngiltere’den başlayıp bütün dünyaya yayıldı. Bu süreçte personel işlerinden sorumlu olan yöneticiler tüm çalışanlara bu standartları benimsetmek için kolları sıvadı. Birbiriyle aynı düşünen, birbiriyle aynı kurallara uyan –bir örnek olmaya çalışan- şirketler haline geldiler. Bu, uzun süre devam etti ta ki teknoloji denilen mucize, tahminlerin ötesinde bir hızla yayılana kadar.
Teknoloji öyle yaygın bir hal aldı ki artık ona sahip olmak bir ayrıcalık olmaktan çıktı. Ona rağmen farklı olmak şirketlerin temeline oturdu. Ama farklı olmak yıllardır benimsetilen standartların kabuğundan sıyrılmayı gerektiriyordu. Bu anlayış artık çalışanlara personel olarak bakmanın eksikliğini hissettirir oldu yöneticilere. Yavaş yavaş personele iş ortağı, iç müşteri, en değerli kaynak gibi sıfatlar eklemeye başladılar. Öyle olunca bölümün adı da personel müdürlüğü olarak kalamazdı elbette.
Şimdilerde insan kaynakları bölümleri arasında bir yarıştır gidiyor. En farklı düşünen, resmin en dışından bakıp en yaratıcı fikirleri üreten beyinleri şirkete kazandırmak yarışı bu. Hadi kazandırdınız, o beynin şirketten bir dolu beklentisi var; gelişmek, başka ülkeler görmek, iyi para kazanmak, toplumda saygı görmek bunlardan bazıları. Bu beyinleri sürekli motive etmek, hep işe odaklı tutmak gerekiyor ki bu da oldukça zor bir iş. Ve insan kaynakları departmanlarının milenyum çağında gittiği yer, şirketin danışmanlık birimi olmaya kadar varıyor. Ücretler, bordroların hazırlanması, yeni elemanların şirkete dahil edilmesi gibi işleri şirketin dışındaki ikincil firmalara bırakanlar çoğaldı. Bütün bu işlerden ellerini eteklerini çekip, bir danışmanlar ya da koçlar topluluğu haline gelmeye doğru gidiyor süreç. Bu belki Türkiye’de biraz zaman alır ama gelecekte kampuslarda X firması adına kariyer günleri benzeri etkinliklerle aranızdaki yetenekleri avlamaya çalışan taşeron firmalar görürseniz şaşırmayın.
(Yasemin Salih – 05.04.10)



del.icio.us
Digg
Facebook
Google
Myspace
Yahoo
Yorumunuzu Ekleyin